Feyyaz Kayacan, es el autor de quien se da cuenta en este ensayo. Radicado en Londres, fue estigmatizado con el epíteto de “autor británico” de escritura turca. No obstante es uno de los escritores de mayor relevancia en su país natal, aunque poco visible.
|
Hiçoğlu’nun Karnavalı Onurhan Ersoy Feyyaz Kayacan, öykücülüğümüzün en önemli isimlerinden biri olmasına karşın yeterli ilgiyi görmemiş bir yazar. Kitaplarının çoğunun baskısının olmayışı, hakkında yapılmış çalışmaların çok az olması gibi faktörler bunu ortaya koyuyor. Bunun bir sebebi de, kuşağı edebiyatçılara olan uzaklığıdır büyük ölçüde. Uzaklık derken hem fiziki uzaklığı hem de edebi uzaklığı kastediyorum. Kayacan, ömrünün büyük bir kısmını Londra’da geçirdi. Haliyle dönemin edebiyat ortamlarında sık karşılaşılan bir figür değildi. O dönem, hakkında yazılmış bazı eleştiri yazıları, kendisini ve öykülerini yerli olmamakla itham ediyor. “Türkçe yazan İngiliz yazar” gibi ifadelerle karşılaşabiliyoruz. O dönem yükselişte olan toplumcu gerçekçi edebiyatın, bu eleştirilerin varlığında bir rol oynadığı muhakkak. Çünkü benzer eleştiriler, 1950 kuşağı öykücülerinin büyük kısmına yöneltiliyor. Onat Kutlar, Orhan Duru ve Ferit Edgü de halktan kopuk olmak ve yerli olmamakla itham ediliyorlar. Feyyaz Kayacan her ne kadar 1950 kuşağı öykücüleri arasında anılsa da, az önce ismini andığım yazarlardan kendisini ayıran unsurlar var. Zaten bu yüzden kendisi de eserleri de geleneklerden ayrık kalmış, kendine özgü bir noktada durmuştur. Feyyaz Kayacan’ın yapıtlarında karşılaştığımız diyalojik dil, yoğun imgeler ve metaforlarla kurulan öyküler, Mihail Bahtin’in “karnaval” kavramıyla açılmaya müsaittir. Açıklama değil, açılma diyorum çünkü karşımızdaki öykülerde daima yeni olanaklara açılan karnavalesk bir dünya görüyoruz. Bahtin de karnaval dünya anlayışını anlatırken “Karnaval dünya anlayışının hiçbir son nokta tanımadığı ve aslında her türden sonuçlandırıcı sona düşman olduğu vurgulanmalı: Tüm sonlar sadece yeni başlangıçlardır; karnaval imgeleri tekrar tekrar yeniden doğar.” der. Karnaval dünyada hiçbir şey ve hiçbir son mutlak değildir, her şeyin neşeli göreliliği bir araya gelmiştir. Feyyaz Kayacan öykülerindeki karnavalesk ögeleri ortaya koymadan evvel, karnavalın ne olduğunun da söylenmesi gerekir. Her şeyden önce karnaval, bir edebi tür değildir. “Ritüel tarzında bağdaştırmacı bir debdebeli gösteridir.” Bahtin, karnavalın modern edebiyattaki köklerini antik yunandaki yarı ciddi-yarı komik türlere dek götürüyor. En güçlü kaynaklar olarak Sokratik diyalogu ve Menippos yergisini gösteriyor. Karnaval bizlere tersyüz edilmiş bir dünya imgesi sunar. “Hiçoğlunun Serüvenleri”nde Hiçoğlu’nun kurduğu “Şimdi beni tepeden tırnağa süzenleri ben o vakit tırnaktan tepeye süzeceğim tepetaklaklığımın imbiğinden geçirerek tümünü birden.” cümlesi, karnavallaşmanın harika bir tanımıdır. Karnaval ortamı, tepetaklaklığın imbiğinden geçirilmiş bir dünyadır. Zıtlıkları bir arada barındıran bir dünya. Karnaval imgelerinin temelinde de bu ikircikli anlatım yatar. Zıtlar daima karşılaşır, birbirlerine yaklaşır, birbirleriyle konuşur ve birbirlerinde görünürler. Zıtların arasındaki mesafe yokolduğu takdirde, hiçbir şeyin bir diğerine üstünlüğü kalmaz. Tıpkı ölüler diyarı veya mahşer yeri gibi. Bahtin, Dostoyevski’nin “Bobok” öyküsünü incelerken ölüler diyarı hakkında şunu der: “Resmi ve kişisel yalanın ‘çürümüş bağları’ kopmuştur (ya da en azından şimdilik gevşemiştir) ve insan ruhları çırılçıplaktır, ister ölüler diyarındaki berbat ruhlar ister başka yerlerdeki parlak ve arı ruhlar olsun. İnsanlar karnaval meydanında veya ölüler diyarında bir anlığına yaşamlarının alışıldık koşullarının dışında görünürler ve kendilerine ve birbirleriyle olan ilişkilerine dair başka bir anlayış -daha sahici bir anlayış- açılır önlerinde.” Karnavalın temel imgeleri daima bu ikili yapıya hizmet eder. Doğum ve ölüm, kriz ve değişim, iç ve dış, övgü ve yergi gibi tezatları bir arada bulunduran imgelerle karşılaşırız. Ateş (“dünyayı eşanlı olarak yıkan ve yenileyen ateş”), gülme (olumsuzlama da olumlama da bir gülüşe sığdırılabilir, değişim ve kriz karnavala özgü gülme ediminde bileşir), ölüler (toprağın altında eşitlik vardır çünkü), deliler (tepetaklak bir dünya algısı), eşanlı olarak tahta geçirme ve tahttan indirme gibi temel imgelere sahiptir karnaval. En önemlisi, karnaval daima bir meydana ihtiyaç duyar. Her şeyin gerçekleşeceği ve dünyanın baş aşağı döndürüleceği bir meydan gereklidir. Feyyaz Kayacan öykülerinde de sık sık karşılaşırız meydanlarla. Bu meydanlar, kendisini kuşağındaki diğer öykücülerden de ayıran önemli bir unsurdur. Her ne kadar kendisinde de varoluşçuluğun etkisi bulunsa da, onun kahramanlarının meydanları vardır ve bu onu ayırır. Kahramanlar asla yalnız kalmazlar. Fiziksel olarak yalnız kalsalar dahi tek bir bilinçle hareket etmezler. En yalnız anlarda dahi bilinç kazanan organlar, konuşan eller çıkar karşımıza. Bahtin, bu konu hakkında şöyle der: “Karnavallaşma, büyük diyalogun açık yapısının yaratımını mümkün kıldı ve insanlar arasında toplumsal etkileşimin, eskiden öncelikle daima tek ve bileşik bir monolojik bilincin, (örneğin, romantizmde olduğu gibi) kendi içinde açınlanan bileşik ve bölünmez bir ruhun alanı olan ruh ve aklın daha yüksek alanında sürdürülmesine izin verdi. Karnavalesk dünya duygusu, Dostoyevski’nin etik tekbencilik kadar gnoseolojik tekbenciliği de alt etmesine yardımcı olur. Kendisiyle baş başa kalan kişi, kendi ruhsal yaşamının en derin ve en mahrem alanlarında bile işin içinden çıkamaz, başka bir bilinç olmaksızın bunun üstesinden gelemez. Kişi, tek başına, yalnızca kendisinde asla eksiksiz bir bütünlük bulamaz.” Kişinin yalnız başına eksiksiz bir bütünlük bulamayacağı düşüncesi, özellikle “Hiçoğlunun Serüvenleri” öyküsünün ana meselesidir. Hiçoğlu’nun bir adı yoktur. Bir kente veresiye girer ve kimse adını sormaz. Adı olmadığı için ayakları yerden kesilir, 5 santim, ve yükselmeye devam eder. Kentliler bir araya gelip Hiçoğlu’nun sürülmesini ister. Hiçoğlu, bir ada sahip olmadığı için bütünlüğe de sahip değildir. Ad, bir başka bilincin işidir. Hiçoğlu kendine “ben” diyerek bir ömür geçirebilir, fakat bu yeterli değildir. Bir başka bilinç olmadan, kendisine seslenecek biri olmadan, bütün de olamaz Hiçoğlu. Öncesinde başka kentlere de gitmiş, fakat oralarda da “ayarını bulamamıştı, toprak kaçkını et ve kemiğinin kıvamına ulaşamamıştı.” Bir tımarhanede pösteki sayıcılığı yapıp deliler tarafından azar yemek, kuşkusuz boş yere, KARANLIKGİLLER LİMİTED ORTAKLIĞI’nda karanlıkların hesabını aydınlığa geçirmek, mezarcılık yapıp “girmeyiz de girmeyiz mezara” diye tutturan ölülerle münakaşa etmek gibi işlerle uğraşmış. Burada karşımıza çıkan üç işte de karnaval imgeleri görürüz. Akıllı-deli, karanlık-aydınlık, ölü-diri birliktelikleri, Hiçoğlu’nun geçmişini oluşturur. Bir kez de aynalara akıl öğretmeye kalkışmış, fakat aynalar çatlayıp binbir parça görünmüş. Bir ada, kendisine seslenecek bilinçlere sahip olmayan Hiçoğlu’nun bir bütün olamayışına dair harika bir sahne. Hiçoğlu’nun yerden yükselişi de bir ikilik barındırır, “her şeye yakındı ama hiçbir şeyle ilintisi yoktu.” Yeryüzüyle düğümlenemeyen Hiçoğlu, ondan uzaklaşamıyordu da. Daha sonra kentliler Hiçoğlu’na sitemlerini iletmeye başlar, ona neden yerden yüksekte durduğunun hesabını sormaya başlarlar. Kent meydanında toplanırlar. “Karar başına toplandı içiçe altalta kentliler papağanın yüzleminden kıllarına kadar mağaraların. Kafalar iyice kızıştı. Halk sokaklarda gösteriler yaptı. Ve sonra gök gürültülerini denediler. Herkesin kendine göre, uydurduğuna göre gök gürültüsü vardı.” Ve sonra eteklerini tutuşturdular ve neft yağı sürdüler korkularına. Kentteki gök gürültüsü sahibi kişiler bunu duydular. Bir araya geldiler. Oy verdiler. Oy saydılar. Ve kentten sürülmesini onayladılar Hiçoğlu’nun. Ve sonra gök gürültülerini denediler. Herkesin kendine göre, uydurduğuna göre gök gürültüsü vardı.” Meydan, fantastik anlatım, birçok farklı bilinç, ateş, tahttan indirme, eşitlik ve farklılık. Birçok karnaval imgesini bir araya getiren bir sahnedir bu. Artık öykünün atmosferi tamamen karnavallaşmıştır. Sonrasında Hiçoğlu’na adını ibraz etmesi için 2 gün süre verilir. Bu sürede Hiçoğlu, postacıya gidip adını öğrenmeyi düşünür. Tehdit mektupları alır. Zarfların üstünde “SANA”, imza kısmındaysa “BİZLER” yazar. Tüm bilinçler bir olmuştur fakat hepsinin gök gürültüsü farklıdır. Kimsenin adı yoktur, herkes herkestir ve herkes eşittir. Hiçoğlu, bu eşitliğe, bu birliğe dahil olamadığı için bütün değildir zaten. Şiirler yazar. “Ben ben miyim ben (bende) miyim Ben içerde miyim Ben dışarda mıyım Ben incir çekirdeğinde miyim … Yoksa ben hiçbir yerde değil miyim İçim dışım yoksa adım izim yoksa Neylerim ben buralarda Neylerim ben nerelerde?” Şiiri, “İmza: BEN” diye bitirir. “Bizler” imzasına karşı “Ben” imzası çıkar. Hiçoğlu’nun isim ararken eksikliğini çektiği şey, bir “bizler”e dahil olmaktır. Çünkü ancak bir isme sahip olup “bizler”e dahil olmak başka bilinçlerle karşılaşmayı, konuşmayı, onları görmeyi ve onlarda görünmeyi sağlar. Hiçoğlu postacıyla konuşur fakat postacının adı orada söylemesine izin vermez. Ertesi sabah, meydanda, herkesle birlikte öğrenmek ister adını. Çünkü yalnızca böyle eşitlenebilir “herkes”e. Onlarla aynı konumdan aynı konuma gelir, aynı yolu aynı anda kat ederler. Ertesi sabah meydanı dopdolu bulur. Bütün halk oradadır ve tribünlerde gök gürültüleri oturur. Bunun bir gösteri olduğu apaçıktır. Hiçoğlu kalabalığa bakarken “Vay canına, neymişim ben, dedi. Böylesine kaynaşır bir kalabalık salt bir idam, bir taçlanma günü için birikebilir. Bu kürsü, ama, ne bir sehpaya benziyor ne de bir tahta.”1 der. Karnavalık ikili imge sisteminde yer alan tahta geçirme-tahttan indirme burada birebir karşımıza çıkar. Halk gösteri için, Hiçoğlu için toplanmıştır. Adını ibraz ettiği takdirde, bu bir tahta geçirme olur, edemez ve adsız kalırsa tahttan indirme. Kalabalığın beklentisiyse bunlardan biri değildir, ikisinin bir arada oluşudur kalabalığı toplayan. Tören gerçekleşir ve Hiçoğlu’nun adının “Hiçoğlu” olduğu ilan edilir. Artık Hiçoğlu olan Hiçoğlu, bir ada ve etkileşime girebileceği başka bilinçlerin varlığına sahip olarak hafiflemeye başlar. Yükselir. “Dünyadan ve kendinden geçti, dünyadan ve kendinden kaçırıldı.” Bu yüzden uçar Hiçoğlu. Bir ada sahip olarak karnavala dahil olur. Dünyadan geçer, çünkü dünya tersine döner. Kendinden geçer, çünkü artık kendinden fazlasıdır. Çoklu bir bilincin parçası, herkesten bir herkes olur. Adsızlığın onu soktuğu ikili durumda, dünyaya düğümlenemiyordu fakat çok yakındı. Artık bir adı vardı, ikilik yok olmuştu. Uzaklaşabilirdi artık dünyasından, karnaval dünyaya doğru. Tören gerçekleşir ve Hiçoğlu’nun adının “Hiçoğlu” olduğu ilan edilir. Artık Hiçoğlu olan Hiçoğlu, bir ada ve etkileşime girebileceği başka bilinçlerin varlığına sahip olarak hafiflemeye başlar. Yükselir. “Dünyadan ve kendinden geçti, dünyadan ve kendinden kaçırıldı.” Bu yüzden uçar Hiçoğlu. Bir ada sahip olarak karnavala dahil olur. Dünyadan geçer, çünkü dünya tersine döner. Kendinden geçer, çünkü artık kendinden fazlasıdır. Çoklu bir bilincin parçası, herkesten bir herkes olur. Adsızlığın onu soktuğu ikili durumda, dünyaya düğümlenemiyordu fakat çok yakındı. Artık bir adı vardı, ikilik yok olmuştu. Uzaklaşabilirdi artık dünyasından, karnaval dünyaya doğru. Onurhan Ersoy İstanbul doğumlu editör ve yazar. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunu. İlk öykü kitabı “Geri Dön Her Şey Berbat Edildi” 2021 yılında çıktı. Epona Yayınlarında editör olarak çalışıyor. Öyküler, düz yazılar ve kitap eleştirileri yazıyor. |
El Carnaval de Hiçoğlu Onurhan Ersoy El escritor Feyyaz Kayacan, aunque es uno de los nombres más importantes de nuestra narración, no gozó de suficiente reconocimiento. Así lo revelan factores como el hecho de que ya estén fuera de circulación la mayoría de sus libros y que hayan muy pocos estudios sobre él. Esto se debe, en gran medida, a su distanciamiento de su generación de escritores. Cuando digo distancia, me refiero tanto a la distancia física como a la literaria. Kayacan pasó la mayor parte de su vida en Londres. Por esto no era una figura frecuente en los ambientes literarios de la época. En esa época se escribían algunos artículos críticos sobre él, acusándole a él mismo y a sus cuentos de no ser nativos. Podemos encontrarnos con expresiones como “escritor británico que escribe en turco”1. Es indudable que la literatura realista socialista, que estaba en auge en aquella época, contribuyó a la existencia de estas críticas. Porque críticas del mismo carácter se dirigieron a la mayoría de los cuentistas de la generación de los 50’s. También se les acusó a Onat Kutlar, Orhan Duru y Ferit Edgü de estar desconectados del público y no ser nativos. Aunque se incluye a Feyyaz Kayacan entre los cuentistas de la generación de los 50’s, hay elementos que la distinguen de los escritores cuyos nombres acabo de mencionar. Por esta razón, tanto él como sus obras han quedado separadas de las tradiciones y se han posicionado en un punto único. El lenguaje dialógico, las imágenes intensas y las narraciones construidas con metáforas que encontramos en las obras de Feyyaz Kayacan, son idóneas para abrirse con concepto de “carnaval” de Mijaíl Bajtín. Lo llamo abrir, no explicar, porque en las historias que tenemos delante vemos un mundo carnavalesco que siempre se abre a nuevas posibilidades. Al explicar el concepto del mundo de carnaval, Bajtín dice: “Hay que subrayar que el concepto del mundo de carnaval no reconoce puntos finales y, de hecho, es hostil a cualquier final concluyente: Todos los finales son sólo nuevos comienzos; las imágenes del Carnaval renacen una y otra vez”2. Nada ni ningún fin es absoluto en el mundo de carnaval, la alegre relatividad de todas las cosas se han unido. Antes de exponer los elementos carnavalescos de los cuentos de Feyyaz Kayacan, hay que explicar qué es el carnaval. Ante todo, no es un género literario. “Es un pomposo espectáculo armonizador al estilo ritual”3. Bajtín rastrea las raíces del carnaval de la literatura moderna hasta los géneros semiserios y semicómicos de la Grecia antigua. Cita el diálogo socrático y la sátira menipea como fuentes más sólidas. El carnaval nos presenta una imagen del mundo invertido. En “Las aventuras de Hiçoğlu”, la frase dicha por Hiçoğlu, “Ahora yo miraré de cabeza a pies a los que me miraron de pies a cabeza, destilándolos a través de mi mal humor”4, es una excelente definición de la carnavalización. El ambiente del carnaval es un mundo pasado por el destilador al revés. Un mundo de contrastes coexistentes. En la base de las imágenes del carnaval se encuentra esta expresión ambigua. Los opuestos siempre se encuentran, se acercan, se hablan y aparecen en el otro. Si desaparece la distancia entre los opuestos, ninguno tendrá superioridad sobre el otro. Al igual que el mundo de los muertos o el apocalipsis. Al estudiar el cuento “Bobok” de Dostoievski, Bajtín comenta lo siguiente sobre el mundo de los muertos: “Los ‘lazos podridos’ de la mentira oficial y personal se han roto (o al menos se han aflojado por un momento) y las almas humanas están desnudas, ya sean almas desdichadas en el mundo de los muertos o almas brillantes y puras en otros lugares.”5 Las ideas básicas del carnaval siempre sirven a esta doble estructura. Nos encontramos con imágenes que reúnen contrastes como el nacimiento y la muerte, la crisis y el cambio, el interior y el exterior, la alabanza y la sátira. El carnaval cuenta con imágenes básicas como el fuego (“que simultáneamente destruyen y renuevan el mundo”), la risa (la negación y la afirmación pueden caber en una risa, el cambio y la crisis se unen en el acto de risa específico del carnaval), los muertos (ya que existe igualdad bajo tierra), los locos (percepción de un mundo al revés), la entronización y el destronamiento de forma simultánea. Por encima de todo, el carnaval necesita siempre una plaza. Se debe tener una plaza en la que todo va a pasar y el mundo se va a poner al revés. En los cuentos de Feyyaz Kayacan nos encontramos a menudo con plazas. Estas plazas son un elemento importante que lo distingue de otros cuentistas de su generación. Aunque también está influenciado por el existencialismo, sus héroes tienen sus plazas, lo que lo diferencia de los demás. Los héroes nunca se quedan solos. En el caso de que estén físicamente solos, no actúan con una sola conciencia. Incluso en los momentos más solitarios, nos encontramos con órganos que adquieren conciencia, manos que hablan. Al respecto de este asunto, Bajtín dice: “La carnavalización facilitó la creación de la estructura abierta del gran diálogo y permitió que la interacción social entre las personas continuara en el ámbito superior del alma y la mente, que antes siempre fue principalmente el espacio de una conciencia monológica siempre única y compuesta, un alma compuesta e indivisible que se despliega en sí misma. El sentido del mundo carnavalesco ayuda a Dostoievski a superar no sólo el solipsismo gnoseológico, sino también el ético. Uno que se queda solo consigo mismo no puede sacar adelante ni siquiera en las áreas más profundas y privadas de su propia vida espiritual, no puede superarlo sin otra conciencia. Una persona por sí sola nunca puede alcanzar la integridad total en sí misma.”6 La idea de que no se puede conseguir una completa integridad solo es el tema principal del cuento “Las Aventuras de Hiçoğlu”. Hiçoğlu no tiene un nombre. Ya que no tiene nombre, sus pies se despegan del suelo, 5 centímetros, y sigue elevándose. Los habitantes de la ciudad se reúnen y exigen que Hiçoğlu sea desterrado. Como no tiene nombre, no tiene integridad. El nombre es cosa de otra conciencia. Hiçoğlu puede llevar toda la vida llamándose a sí mismo “yo”, pero esto no es suficiente. Sin otra conciencia, sin alguien que le llame por su nombre, Hiçoğlu no puede estar íntegro. Había ido a otras ciudades antes, pero allí tampoco “había encontrado el ajuste correcto, y no había alcanzado la consistencia de carne y hueso de un fugitivo de tierra”7. Se ocupaba de tareas como discutir con los muertos. Se dedicaba a cosas como hacer tareas muy aburridas e innecesarias en un manicomio y ser regañado por los locos, por supuesto, para nada, llevando la cuenta de las oscuridades a la luz en la SOCIEDAD LIMITADA OSCURECIDA, trabajando como sepulturero y discutiendo con los muertos que insistían que no entrarían en la tumba. Se ven imágenes de carnaval en los tres trabajos que aparecen aquí. La coexistencia de inteligente-loco, oscuro-luminoso, muerto-vivo forman el pasado de Hiçoğlu. Una vez, intentó enseñar su sabiduría a los espejos, pero éstos se rompieron y aparecieron en mil pedazos. Una escena maravillosa sobre la incapacidad de Hiçoglu, que no tiene nombre ni conciencias que le llamen, para ser íntegro. La elevación de Hiçoğlu desde el suelo también contiene una dualidad, “estaba cerca de todo, pero no tenía ninguna relación con nada”8. Hiçoğlu, no podía atarse a la tierra, tampoco podía alejarse de ella. Después, los habitantes de la ciudad comenzaron a reprocharle y a pedirle explicaciones por qué está levitando sobre el suelo. Se reúnen en la plaza de la ciudad. “Para tomar una decisión, los habitantes de la ciudad se reunieron entrelazados uno con otro desde la superficie del loro hasta los vellos de las cuevas. La gente estaba demasiado enojada. La gente se manifestaba en las calles. Las manifestaciones empezaron a mostrarse entre sí. Echar a este hombre de la ciudad, la roerá toda desde dentro como los piojos de madera, gritaban una y otra vez. Luego encendieron sus faldas y untaron aceite de trementina en sus miedos. Los propietarios de los truenos en la ciudad se enteraron de ello. Se reunieron. Votaron. Contaron los votos. Y aprobaron la expulsión de Hiçoğlu de la ciudad. Después probaron los truenos. Todos tenían truenos según su propia invención”9 La plaza, la narración fantástica, las diversas conciencias, el fuego, el destronamiento, la igualdad y la diferencia. Es una escena que reúne muchas imágenes carnavalescas. Ahora la atmósfera de la historia se ha vuelto completamente un carnaval. A Hiçoğlu le dieron dos días para presentar su nombre. Durante este tiempo, Hiçoglu pensó ir con el cartero y aprender su nombre. Recibe cartas amenazantes. Escriben «TÚ» en los sobres como destinatario, y «NOSOTROS» en la parte de firma. Todas las conciencias se han convertido en una, pero el trueno de cada una es distinto. Nadie tiene nombre, todos son todos y todos son iguales. Como Hiçoğlu no pudo ser incluido en esta igualdad, en esta unidad, no está íntegro de todos modos. Escribe poemas. “¿Soy yo? ¿estoy yo (dentro mí)? ¿Estoy dentro? ¿Estoy fuera? ¿ Estoy dentro de una semilla de higo? … ¿O no estoy en ningún sitio? ¿Si no estoy dentro ni fuera, si no tengo nombre ni huella? ¿Qué haré aquí? ¿Qué haré dónde?”10 Finaliza el poema con “Firma: YO”. La firma “Yo” va opuesta a la firma “Nosotros”. Lo que le falta a Hiçoğlu en la búsqueda de un nombre es estar incluido en un “nosotros”. Porque sólo tener un nombre y estar incluido en el “nosotros” hace posible encontrarse, conversar con otras conciencias, verlas y ser visto por ellas. Hiçoğlu habla con el cartero, pero no permite que él diga su nombre allí. Quiere aprender su nombre a la mañana siguiente, en la plaza, con todo el mundo. Porque sólo así podrá igualarse a “todos”. Viaja desde la misma ubicación a la ubicación de ellos, recorren el mismo camino al mismo tiempo. A la mañana siguiente, encuentra la plaza llena de gente. Toda la gente está allí y los truenos se sientan en las tribunas. Es evidente que se trata de un espectáculo. “Vaya, qué tipo soy”, dijo Hiçoğlu, mirando a la multitud. Tal enjambre sólo se reuniría para una ejecución o para un día de coronación. “Es un estrado, pero no parece una mesa baja ni un trono”11, dice. Aquí nos encontramos con la entronización-destronamiento que se encuentra en el carnavalesco sistema de imágenes binarias. El público se ha reunido para el espectáculo, para Hiçoğlu. Si él presenta su nombre, será una entronización, pero si no puede hacerlo y queda sin nombre, un destronamiento. Ninguna de las dos es la expectativa de la multitud, es la combinación de ambas lo que los reúne. Se celebra la ceremonia y se anuncia que Hiçoğlu se llama “Hiçoğlu”. Hiçoğlu, que ahora se llama Hiçoğlu comienza a aligerarse, teniendo un nombre y la existencia de otras conciencias con las que puede interactuar. Se eleva. “Se retiró del mundo y de sí mismo, se secuestró del mundo y de sí mismo”. Por eso vuela. Al tener un nombre, se involucra en el carnaval. Se retira del mundo, porque el mundo se vuelve al revés. Se retira de sí mismo porque ahora es más que él mismo. Se convierte en una parte de una conciencia múltiple, un todo de un todo. En el estado binario en el que la falta de nombre le había puesto, no podía atarse al mundo, pero estaba muy cerca. Ahora tenía un nombre, había desaparecido la dualidad. Ahora podía alejarse de su mundo, hacia el mundo del carnaval. Traducido por Hazal Akbas Onurhan Ersoy Editor y escritor nacido en Estambul. Se graduó de la Universidad de Bellas Artes de Mimar Sinan, Departamento de Sociología. Su primer libro de cuentos, “Geri Dön Her Şey Berbat Edildi” (Regresa, lo han estropeado todo) fue publicado en 2021. Trabaja como editor en la Editorial Epona. Escribe cuentos, prosa y reseñas de libros. |