Aydin Afacan, autor del poemario en cuestión es visto por Yilmaz como: "la flor de fuego que busca el herrero", y el herrero mismo del alma.

ATEŞLER İÇİNDE BİR DÜŞ USTASI

Ercan Yilmaz

‘Varlık bir harftir, sen onun anlamısın’ der İbn Ârabî. O anlam, adeta ‘içinde çerağ bulunan bir kandil’ sûretinde sunulan ‘şair’dir Âteşîn Beyaz’da. Sanki Nûr sûresinin 35. âyetinde söylendiği gibi, doğuya ve batıya ait olmayan bir ağaçtan, zeytin ağacından çıkan yağın nerdeyse ateş değmese bile ışık verdiği bir nurun gözleri kamaştırdığı bir âlemi işaret ediyor Aydın Afacan. Şairi, semendere dönüştüren işte bu imâ.

Everest Yayınları tarafından yayımlanan ‘Âteşîn Beyaz’ Akdeniz’in şiiri. Kızıl ile beyaz arasındaki ilişki ancak Akdeniz’de bu denli kışkırtıcıdır. Gurûb vakti ayrı, öğle vakti ayrı, ikindi vakti ayrı, şafak vakti ayrı… Günbatımının Akdeniz’in ak köpüklerine mızrak gibi düşen ışıkları olmasaydı, ithimal ki yazılmayacaktı bu şiirler. ‘kadehim güneş dolu Alepudelis’ dizesi yazılmayacaktı; ‘gün yanığı düşler’ kurulmayacak, ‘kentin kalbini yakan şimşek’ ‘gökte bir yıldızın bulduğu âyet’e dönüşmeyecekti. Değil mi ki ‘şiir’ denilen simyayla yapılmıştır tüm bunlar.

Afacan, ‘âteş dolu bir piyâle’ armağan ediyor bize; Âteşîn Beyaz. Okura hem Haşim gibi ‘tutma yanarsın’ diyor hem de Hilmi Yavuz gibi ‘tut ve yan’… ‘güneş harfleri’, ‘harf ve siyah’, ‘semâ’ harfleri’, ‘harf ve beyaz’, ‘ateş harfleri’ ve ‘yâd’ bölümlerinden oluşan kitapta Elitis gibi güneşi doluyor diline. Rüzgârlı bir kitap olan dünyadan sayfalar okuyor. Kâh ateşle oynayan bir özneyle karşılaşıyor okur kâh ateşi karıştırma sanatının üstadıyla kâh pervâne kâh semenderle…

Harflere sığınıyor Afacan. Mitten, rüyadan, anlamdan arındırılmış dünyaya bir ağıt yakıyor. Lirik bir ağıt bu. Adorno’nun söylediği bağlamda, ‘kendine özgü bir muhalefet’ geliştirerek… Şiirin hâlâ mümkün olduğunu düşünen şair, adeta o kandildeki çerağ olarak görüyor şiiri; oradan yayılacak nurun sahihliğine inanıyor. Hem Gâlib Dede’nin hem de Haşim’in ateşiyle tutuşturuyor meşalesini. Hem ışığa hem ateşe pervane olmuş olanı anlatıyor Afacan; -şairi…

‘demircinin aradığı ateş çiçeği’ni, kendi ruhunun demircisi bir şair, Aydın Afacan, bulur gibi oluyor… Şerif Hulûsi’nin Haşim için söylediği ‘Mısraını mutlaka kırmızı renge boyamak isterdi ve buna muvaffak da olurdu.’ cümlesini neden Afacan için de söylemeyelim? ‘Kişi ateşin eyleminde ya da dinginliğinde, alevinde ya da külünde cenneti bulabilir.’ Hele bu kişi Aydın Afacan gibi ‘bir güle bitişen’ şairse…

Ateş bir ‘hülyâ nesnesi’ adeta kitapta. Bachelard, o güzelim ‘Mumun Alevi’ kitabında şöyle diyor: ‘Alev, en azından, hayalperest biri için, kendi oluşuna gömülmüş bir varlığın sembolüdür! Alev bir varlık-oluştur, bir oluş-varlıktır. Kendini tek başına ve bütünüyle alev olarak hissetmek, bir varlık-oluşun dramı içindeki alev –aydınlanırken yok olmak, büyük bir şairin imgelerinden doğan düşünceler bunlardır.’ Afacan için, böyle de bir anlamı var ateşin. Küllerinden yeniden doğmak gibi…

‘Zaman’ın, şairin en çok vurgu yaptığı fenomen olarak karşımıza çıkmasına şaşmamalı kitapta. ‘dünya mahmur bir yelkovan’, ‘falında mazi çıkmış kıyı kahvesi/geçmiş yazları sayar’, ‘yolda hep ‘mai’ bir zaman’… Zaman ile ateş arasındaki o amansız ilişki ateşli semboller yardımıyla bir rüyâ metnine ya da en azından modern zaman mitine dönüştürüyor Âteşîn Beyaz’ı; Gılgameş, Avesta, Orpheus, Nart, Aetna metinlerinde dolaşarak ve Hâfız’a, Petrarca’a, Nesîmî’ye, Gâlib Dede’ye, Baudelaire’e, Klee’ye, Pessoa’ya, Nâzım’a, Elitis’e, Derrida’ya, Hilmi Yavuz’a ve daha birçoklarına selâm göndererek…

Kitaptan seçtiğim yakıcı birkaç dize: ‘dünya mahmur bir yelkovan’, ‘kadehim güneş dolu Alepudelis’, ‘bütün sesler paramparça lir’, ‘kar tutmuş anılar ufukta beyaz’, ‘demircinin aradığı ateş çiçeği’, ‘çözülür bedenin kışkırttığı libas’, ‘tende tunç bir ayine dönen güneşi söyle’, ‘çünkü sözün kimyasıdır har’, ‘tenha güller bırakıp kaybolan ışık’, ‘uzaklarda bir yangın ürpertisidir kar’… Afacan, kelimeleri tenha güller gibi bırakıp ruhumuza, dilin şafağında kayboluyor, sözün fecrinde yeniden doğmak için…

Kitabı okurken sık sık Gâlib Dede’nin ‘Giydikleri aftâb-ı temmuz/İçtikleri şu’le-i cihân-sûz’ beytini andım. Aydın Afacan, temmuz güneşini giyip cihanı yakan suları içen şairlerin kavminden geliyor çünkü. Ve dahi ateş denizlerini ‘zevrâk-ı derûn’ ile geçen…

Dâne-i şerâre ekip şiir biçen bir şair Afacan. Yaptığı sadece bu.

Ercan Yılmaz

1977’de Sakarya/Geyve’de doğdu. 1999’da KTÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. 2003-2008 arası Ada dergisinin editörlüğünü yürüttü. 2009’da Tanpınar ödülünü aldı. Şiir ve yazıları çeşitli dergilerde yayımlandı. Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi’nde «Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’de Güzel Algısı» konulu tezle yüksek lisansını tamamladı. Sakarya’da Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği görevini sürdürüyor.

UN MAESTRO DE ILUSIÓN EN FUEGOS

Ercan Yilmaz

Ibn Arabi dice: “El ser es una letra y tú eres su significado.” Este significado es literalmente el ‘poeta’, presentado en la forma de un quinqué con luz dentro en la obra llamada Âteşîn Beyaz (Tu fuego es blanco). El escritor de este libro, Aydin Afacan, apunta a un mundo en el que los ojos son deslumbrados por una luz, sin ser tocados por el fuego del aceite de un árbol que no pertenece ni al oriente ni occidente, el aceite extraído del árbol de olivo, como se dice en el verso 35 de la Surah ‘Nur’ en El Corán. Es esta insinuación la que convierte al poeta en una salamandra.

Âteşîn Beyaz, el libro publicado por la editorial Everest es un gran poemario mediterráneo. La relación entre el rojo y el blanco solamente logra ser tan provocativo allí. Es diferente en el atardecer, o al mediodía, o en la tarde o al amanecer… Muy probablemente no iban a ser escritos estos poemas si no fuera por los rayos del atardecer que caen como lanzas sobre la blanca espuma del Mediterráneo; no se escribiría el verso “Alepudeli, mi copa está llena de sol”; no se imaginarían “sueños con quemaduras de día”; no se convertiría en un verso encontrado por una estrella en el cielo como “el relámpago que quema el corazón de la ciudad”. Es cierto que todo esto se hizo con la alquimia llamada “poesía”.

Afacan nos regala una copa llena de fuego en este libro. Dice al lector “no lo tomes, te quemarás” como Hasim pero a la vez “tomalo y quemate” como Hilmi Yavuz… El libro que consta de los capítulos “letras de sol, letra y negro, letras de cielo, letra y blanco, letras de fuego y lejano”, enrolla el sol a su lengua al igual que Elytis. Leyendo las páginas del mundo que es un libro tempestuoso. El lector se encuentra de vez en cuando con un sujeto que juega con fuego, de vez en cuando con un maestro de remover el fuego, de vez en cuando con el hélice y de vez en cuando con la salamandra…

Afacan se refugia en las letras. Alza un lamento al mundo depurado de los mitos, de los sueños y de los significados. Es un lamento lírico. Desarrollándose dentro del contexto de Adorno que dice. “una oposición peculiar”… El poeta, quien piensa que la poesía es posible todavía, lo considera como un quinqué con luz dentro; cree en la autenticidad de la luz que se irradia desde allí. Prendiendo su antorcha con el fuego de Galib Dede y Hasim. Afacan, cuenta el poeta, el que se convierte en la hélice de luz y de fuego.

Es un poeta que casi encuentra “la flor de fuego que busca el herrero” y él es un herrero propio de su alma… Él “definitivamente querría pintar su verso de rojo y lo habría logrado” como decía Sefif Hulusi por Hasim. Creo que podemos decir esto por él. “Uno puede encontrar el cielo en la acción del fuego o en su quietud, en su fuego o en su ceniza.” Especialmente si esta persona es un poeta “junto a una rosa” como Aydin Afacan…

El fuego es casi un objeto de ilusión en el libro. Bachelard escribe en su libro La llama de la vela: “¡La llama, al menos para un soñador, es símbolo del ser incrustado en su propio génesis!” La llama es un ser de origen, el origen del ser. Sentirse sólo y completamente convertido en llamas, desaparecer en la iluminación siendo llama durante el sufrimiento de ser-origen son pensamientos que surgen de las imágenes de un gran poeta. El fuego tiene tal significado para Afacan. Es como renacer de las cenizas…

No es de extrañar que el tiempo aparezca como el fenómeno que más se enfatiza el poeta en el libro.

El mundo es un minutero soñoliento,

Cafetería costeña con el pasado en su fortuna/ cuenta los veranos pasados,

Siempre un tiempo que fluye en el camino…

Esta relación implacable entre el tiempo y el fuego se transforma en un texto onírico con ayuda de símbolos de fuego. O al menos transforma a Âteşîn Beyaz en un mito moderno; navegando por los textos de Gilgamesh, Avesta, Orfeo, Nart, Aetna y saludando a Hafiz, Petrarca, Nesimi, Galib Dede, Baudelaire, Klee, Pessoa, Nazim, Elytis, Derrida, Hilmi Yavuz y muchos más…

Algunas estrofas que me hacen sentir un ardor en el pecho son:

“el mundo es un minutero soñoliento”

“Alepudeli, mi copa está llena de sol”

“todas voces son liras rotas”

“nevó sobre los recuerdos, en el horizonte todo es blanco”

“la flor de fuego que busca el herrero”

“la vestimenta que el cuerpo provoca, se disuelve”

“vi el sol convirtiéndose en un ritual de bronce sobre la piel”

“porque lo ardiente es la alquimia de la palabra”

“la luz que se desvanece dejando rosas solitarias”

“la nieve es un escalofrió de incendio a lo lejos…”

 Afacan, desaparece en el alba del lenguaje dejando palabras en nuestras almas como rosas solitaria para renacer al final de la palabra…

Mientras leía el libro, a menudo recordaba el verso de Galib Dede que dice así:

“lo que llevan puesto es el sol de julio,

lo que beben es la llama del sol que quema al mundo”

Porque Aydin Afacan proviene de la tribu de los poetas que vestían el sol de julio y bebían de las aguas que queman el mundo. E incluso cruza los mares con su nave de corazón.  

Afacan es un poeta que siembra chispas y cosecha poesía. Es todo lo que hace.

Ercan Yilmaz

Nació en Sakarya/Gevye en 1977. Se graduó del Departamento de Lengua y Literatura Turca de la Facultad de Artes y Ciencias de KTU en 1999. Fue editor de la revista Ada entre 2003 y 2008. Recibió el premio Tanpinar en 2009. Sus poemas y artículos han sido publicados en diversas revistas. Completó su maestría en la Universidad de la Fundación Fatih Sultan Mehmet con la tesis sobre “Percepción de la belleza de Yahya Kemal y Ahmet Hasim.” Continúa trabajando como profesor de lengua y literatura turca en Sakarya.